The mind is its own place and in itself, can make a Heaven of Hell, a Hell of Heaven.
Paradise Lost, John Milton

10 Eylül 2010 Cuma

GÜN 5

Her Cuma programım aynı. Sabah 11 buçukta seminer dersim var. Her hafta değişik konuşmacılar geliyorlar, araştırmalarından, doktora tezimizi nasıl yapmamız gerektiğinden ve daha değişik değişik, yararlı konulardan konuşuyorlar. Bu dersi alıyorum ama notu yok, pass/fail olarak geçiyor. Seminer 12 buçukta bitiyor ve sonra 216nın laboratuarı var. Hatırlatiyim bu asistanlığını yaptığım ders. Sınıf 25 kişi, 3/4er kişilik gruplar oluşturdular dönem başında ve labları hep bu şekilde yapıyorlar. Ayrıca, sıkışıklık olmaması için, 4 grup 12:30 da, 4 grup 14:00 de geliyor. Dolayısıyla benim işim 16:00-16:30 gibi bitmiş oluyor. Bugün lab bittikten sonra, Jason (dersin hocası) önümüzdeki hafta yapılacak olan labın üzerinden geçelim dedi. O anda çok yorgundum ama sanırım bunu anlamış olacak hemen gitti kahve aldı geldi bize. :) Kahveyi içtim ve kendime geldim. Önümüzdeki haftanın labını da yaptık birlikte. Yani sonuç olarak ben labdan 18:30da çıktım yani tam altı saat orada kalmış oldum. İşin garip yanı ne kadar aşırı yorgun olsam da, öğrencilere bir şeyler yaptırmayı, bana bir şeyler sormalarını, onlara bir şeyler öğretmeyi çok çok çok seviyorum. Ayrıca, ne kadar üretim dalında olmasam da bu laboratuarlarda yaptıklarımız gerçekten çok zevkli. Bu yüzden itiraf etmeliyim, yorulmuş ve aç kalmış olsam da hiç şikayetçi değilim halimden. :)
Neyse, sonuçta saat 18:30 gibi yeniden açık havaya çıkabildim. Şimdi durumu düşünün:
1) Cuma akşamı
2) Çok yorgunsunuz
3) Zaten neredeyse akşam olmuş
4) Çok açsınız
5) Cuma akşamı
Ve son olarak,
6) Cuma akşamı :)
Dolayısıyla, hiç eve kapanasım yoktu. Mügeyle konuştuk ve dışarı çıkalım dedik. Aslında ilk planımız bar gibi bir yerlere gidip içmekti ama o bugün dişine kanal tedavisi yaptırdığı için hala ağrı kesicilerin etkisinde. Bu yüzden, İlke’ye de haber verdik, evimizin yakınlarında (biz üçümüz aynı apartman kompleksinde yaşıyoruz) Greek Fiesta diye bir Yunan restoranına gidip yemek yedik sonra da baya uzun oturup muhabbet ettik. Amerikanın yemek açısından güzel yanı, her yerde içecek sınırsız, o yüzden biz de kendi barını kendin yarat şeklinde saatlerce oturduk. :) Bu arada Greek Fiesta dediğime bakmayın, en son gittiğimizde Sardar Ortaçın benim hayatımda duymadığım bir şarkısını çalıyordu. Greek mreek ama benden türk çıktılar yani.

9 Eylül 2010 Perşembe

GÜN 4

Kınaya da gittim halay da çektim!
Dün bahsetmiştim, bugun Zuzu’nun kina gecesi vardi ve ben de 754 dersimin mucizevi bir şekilde iptal olması sonucu oraya bağlanabilecektim. Nitekim, dersten çıktım, tabi ki de Mediteranean’da yemek yedik, bu sefer Erinc’i de aldik. Sonra kütüphaneye gittim, bir köşeye çömdüm ve laptopumdan açtım skype ı. Annemler de bilgisayarlarını götürmüşlerdi kına gecesine. Dolayısıyla herkesi gördüm, Zuzum çok güzel olmuştu. Zuzumla karşılıklı oynadık. Tufan Zuzu ben fotograf bile çekildik. Sonra düğünü kameraya çeken adam beni de kameraya çekti, ben de konuştum. Ay çok komikti ya, ben oynarken çevremdeki insanların nasıl baktığını anlatamam. Kimse İrem kınaya gelmedi diyemez yani. Ama düğünü kesin kaçırıyorum yarın, o saatte lab asistanlığı görevim var. :(
Dün gece yazımı yazdım, saat 8 buçuk gibiydi, ondan sonra direk uyudum. Yani o kadar uyku bastırdı ki, kendimi yatağa zor attım diyebilirim. Ve tam olarak sabah 8e kadar uyumuşum: 11 SAAT! Sanki işim gücüm yok gibi. Galiba bu taşınma filan yüzünden baya yorgunluk birikmiş üzerimde. O yorgunluğu attım üzerimden.
Bu hafta “Tembellik yapmıycam” kuralıma pek uyamadığımı hissediyorum. Hiçbir şeyi yetiştiremedim, o yüzden kendime kızıyorum. Bahanelerden nefret ediyorum; duymaktan da söylemekten de. Bu taşınma telaşı yüzünden oldu herhalde böyle ama bu kadar olmamalıydı. Kızıyorum kendime. Hafta sonu her şeyi yetiştiricem ve önümüzdeki hafta yeniden düzene girmiş olacak bütün programım.
Türkiye, Dünya Basket Şampiyonasında yarı finale çıktı. Maç cumartesi burada öğlen. Biz de hep beraber bir sports bar’a gidip izleyeceğiz. Ama, eğer finali ABD ile oynarsak, ve yenersek, işte o zaman cümbüşü görün. :)
Tabi bi de iyi bayramlar. :)

8 Eylül 2010 Çarşamba

GÜN 3

Merhabalar. Res bu hafta tatilde o yüzden onunla görüşemiyorum. Hatiç’im ve Eli’mle gorusmek istiyorum ama onlar da ben okuldan eve geldiğimde uyumus oluyorlar – 7 saat fark olunca. Annemler de nedense kayiplar bu aralar. Tuğçe’mle bi türlü ayarlayamadık, kendisi bir günde 25 iş yaptığı için. Yani anlayacağınız baya sessiz bir hafta geçiriyorum. Ben de yeni evime alışıp taşınma yorgunluğunu atmaya çalışıyorum.
Bu arada çok ilginç ve ironik bir durum var. 1 senedir Hatiç Almanyada Eli Hollandadaydı. Ve üçümüz sadece bir kere İstanbul'da olabildik. Bunun dışında da bir kere Amsterdam'da buluştuk. Ama şimdi ikisi de İstanbul'dalar. Bu sefer de ben yokum. İnsanın arkadaşlarıyla aynı yerde yaşaması çoğu kişiye olağan gelir ama ben öğrendim ki bu bir lüksmüş arkadaşlar, lüks.
Bugün 505 dersinden sonra asistanlığını yaptığım ders olan ISE 216 nın laboratuarına gittim, bu hafta öğrencilere “rapid tooling” öğretiyoruz, özetle “kendi kalıbını kendin yap!”. Kalıp sıvısını hazırladım, vacuum yaptım, sonra çocuklar gelip kalıplarını yaptılar. Daha sonra da ofis saatim vardı. Ofis saatim genelde şöyle geçiyor. 1-2 öğrenci gelip bir şeyler soruyorlar, onun dışında biz asistanlar odasında, klasik dörtlü, ben, Müge, Gökçe, Korhan, ödevlerimizi tartişiyoruz. Her hafta tartışacak bir ödevimiz oldu ilk haftadan beri. :) Neyse bugün şöyle bir şey oldu. 216 öğrencilerinin bugüne bir ödevleri var, ben de ödeve önceden baktım. Layer error ve width error diye bir seyler hesaplamaları gerekiyor. Ben de bunların tek katman kalınlığı ve toplam kalınlıktaki hatalar olduğunu düşünüyordum. Nitekim soran öğrencilere böyle anlattım. Ama şimdi fark ettim ki çok da emin değilim, Jason’a sormam gerekirdi (dersin hocası). Bir daha ödevleri iyice anlıycam, sorucam, bilicem.
Yarın öğleden sonraki 754 dersimiz yokmuş. Ama hoca dersi kameraya anlatıp web sitesine yükleyecekmiş. Teknolojiye geel! Ben de yarın gelebilirsem erken gelmek istiyorum. Yarın akşam Zuzu’nun kınası var. Belki yetişebilirsem beni laptopla kınaya götürürler. Ben de oturduğum yerden halay çekerim. :)

7 Eylül 2010 Salı

GÜN 2

Bugün yine taşındım!..
Sabah koşusu artik mazide kaldı, yeni trend, sabahları kalkmak ve bir evden başka bir eve taşınmak.
Şaka bir yana, dün gece bahsettiğim çocuk gürültüsü vardı ya, hiç azalmadı ve arttıkça arttı, gerçekten, nasıl bu kadar gürültü yapılabilir çok merak ediyorum, çocuklar aynı anda hem top oynayıp hem zıplayıp hem bağırıyorlardı ve bunu saatlerce yaptılar. Gece gürültüden hiç uyuyamadım. Diyeceksiniz ki çocuklar uyumadı mı, hayır çocuklar 11 gibi uyudular, ondan sonraaa… Kısaca çok hareketli bir geceydi. Sabah da 6da yine kapı çarpışları ve bağırışlarla uyandım. Dedim ki: Bugün buradan taşınıyorum.
Kaldığım ev kompleksinin ofisi 8de açılıyor, 8e çeyrek kala ordaydım. İlgilenen kadın da gelmişti, içeri fırtına gibi daldım ve anlattıkça anlattım. Bu arada sinirli olduğumda İngilizcem sular seller gibi oluyormuş onu da öğrendim. Neyse kadın hemen bana yeni bir dairenin anahtarını verdi, bu sefer 1. kattayım ama daire çok daha yeni, plazma tv’m var. :) Sonuçta sabah derse gitmeden önce eşyalarımı buraya taşıdım. İnsan deneyimden öğreniyor, bu sefer bir market arabası buldum ve eşyalarımı onunla taşıdım. Görmeniz lazımdı, bütün eşyalarını o arabalarda taşıyan homeless lar gibiydim. Çantalar, kitaplar, ayakkabılar, tencere içinde bamya yemeğim. Ne oldum demiycen.
Yeni evimde de internetim çalışmıyordu. İlk aklıma gelen,bugün blog yükleyemiycem, daha ilk günden s..tım!!! oldu. Hemen ofise gittim, kadın ilgilenicem dedi ama suratı şöyle diyordu: İL-Gi-LEN-MİY-CEM. Napalım dedim ve dersime yetişmek için bisikletime atladım. Salı ve Perşembe günleri 760 ve 754, pazartesi ve perşembeleri 505 dersim var. Bugun Salı olduğu için günüme sevgili Julie hocamla başladım. Kadın mükemmel! İdolüm. Buraya gelene kadar stokastik yöntemleri sevmediğimi sanıyordum, meğersem sevmediğim ders değilmiş. Bunu anlamak beni o kadar mutlu etti ki anlatamam. Artık her derse mutlu gidiyorum.
Öğle yemeğimizi Müge, Gökçe, Korhan ve ben, favori lokantamız olan Mediterranean’da yedik. Lübnan yemeği “zaki” yeni favorim. Öğleden sonra lojistik mühendisliği dersine de girdikten sonra eve döndüm ve süpriizzz!!! Tabii ki de internetim yapılmamış. Bir hışım (ki ne hışım) ofise gittim, dediler ki benim internet servisini aramam gerekiyormuş, bu anda resmen koca kadını azarladım. Şu anda biraz utanıyorum bu yüzden. Neyse aklıma eski dairemdeki modemi almak geldi. Geldim internet servisini aradım, telefondaki sevindirik insan, Edward, maalesef yardım edemedi. Ben de umutsuzca eski modemimi taktım ve çalıştı!!! Meğer tek sorun modemmiş. :)
Bu günü de böylece atlatmış olduk. Şimdi biraz ders çalışiyim yoksa 5. kuralı çiğnemiş olacağım. Yarın taşınmamayı umuyorum, pilatesin suyu mu çıktı?

6 Eylül 2010 Pazartesi

GÜN 1

Amerika’dan ilk yazım… Bir ay oldu aslında geleli ama bir türlü şöyle oturup bir şeyler yazamadım. Ne kadar meşgul olunabilirse oralardayım çünkü. Geldim, yerleştim, okulum başladı, artık doktora öğrencisiyim!! Hihu!!
Res İstanbul’da… Zaman olarak, mekan olarak çok uzakta. 2 kelime: Çok zor. Burada bizim gibi olan bir arkadaş daha var, onun da nişanlısı İzmir’de. Birinin “Biliyorum çok zor” demesi bile insana iyi geliyor bazen, sanki biraz paylaşılmış oluyor.
Amerika çok güzel. Benim yaşadığım şehir Raleigh, Kuzey Karolina. Gerçekten, yaşaması çok rahat, sıcak, yeşil, güzel bir şehir. Okul çok büyük. Bunları zamanla anlatırım zaten. Zaten Amerikan kültürünün o kadar içindeyiz ki insana her şey tanıdık geliyor. Ama ben yine de bir liste yaptım:

Yeni başlayanlar için Amerika:
1) Bir kişinin 4 feet yakınına yaklaştığınızda “excuse me” diyin.
2) Metre veya gram kelimelerini kullanmayın, İngilizce gözükebilirler ama aslında değiller.
3) Bir kasiyer size “Büyük boy mu olsun küçük mü?” derse her zaman küçüğü seçin, büyük ihtimalle yeterince büyük olacaktır.
4) Her ortamda; okulda, sokakta, barda, alışverişte, her gördüğünüze ilk “how u doin?” diye soran siz olun.
5) Basitleştirin.
6) Teşekküre onaylayarak cevap verin. Yani şöyle:
- Thank you.
- Hı hı! (Evet teşekkür etmekte haklısın. :) )

1 ay önce taşındım, ama bugün yeniden taşındım. Şöyle ki, evime yangın önlemek için su püskürtme sistemi döşenmesi gerekiyormuş. E be, 1 ay önce yapsaydınız ya!! Neyse, beni 1 aylığına yeni bir eve aldılar. Bugün eşyalarımı taşıdım. Aynı blokta değil yeni ev, biraz da uzak o yüzden zor oldu biraz ama neyse kotardım. Şimdi ben zaten yeni yerlere zor alışırım bir de tam alışmışken düzenim bozulursa çok moralim bozulabiliyor. Ben de bunu önlemek için bu 1 ayım için kendime meydan okuyorum ve diyorum ki:

Bu 1 ay boyunca her gün bloguma yazı yazıcam.
Ay sonunda en az iki kitap bitirmiş olucam.
Ay sonunda en az bir maça gitmiş olucam.
Ay sonunda ehliyet almış olucam.
Tembellik yapmıycam!

Evet şimdi bir de önümüzdeki ayda olacak olan önemli olaylara bakalım:

22.09.2010 : Learning Styles Seminar
24.09.2010 - ISE 216 Test 1: Bu asistanlığını yaptığım ders. Derste notlandırılabilecek her şeyi ben notlandiriyorum, final dahil! Dolayısıyla bu sınavdan sonra okuyacak çiçek gibi 25 kağıt olacak elimde.
30.09.2010 – ISE 760 Quiz 1: Applied Stochastic Models. Quiz dediğine bakmayın, baya midterm.
04.10.2010 : Seminar: Teaching Philosophy Peer Review
06.10.2010 – ISE 505 Test 1: Linear Programming. Baba ders!!!!
07.10.2010 – 10.10.2010 : Fall Break. 4 günlük tatil. 1 ay dolmuş olacak ve umarım bu tatilde evime geri taşınacağım. J

Yan komşumda sanırım 50 çocuk filan var, sanki salonumun ortasında seksek ve yakar topu aynı anda oynuyorlarmış gibi bir gürültü var. Umarım her akşam böyle olmaz, yoksa bu ay gerçekten çok eğlenceli geçecek.
Yarın görüşürüz. :)

1 Haziran 2010 Salı

Pan'ın Labirenti

Hayal gücü ile gerçeğin bu kadar birbirlerinden ayırt edilemez olduğu başka bir film izlemedim. Hepimizin hayatında peri maslarının ayrı bir yeri vardır. Biz zamanlar çok önemli olmuş, hatta çoğumuz için gerçeğin ta kendisi olmuştur. Benim için de öyle. Ama ne zaman ki gerçekle hayalin arasındaki ayrımı yapmaya başlarız, gerçekler daha önemli olmaya başlar birdenbire ve o yarattığımız, bir ait olan gerçekdışılığı bulamayacağımız bir yerlere gömeriz. Pan’ın Labirenti’nde, bu dönemeci daha yaşamamış olan bir kız, Ophelia gözünden onun gerçekdışılığını izliyoruz ve kendi gerçekliğimiz unutuyoruz.
Filmi ilk izlediğimde kafamı kurcalayan bir soru vardı. Yönetmen bize bunların gerçek olduğu ya da olmadığı konusunda hiçbir ipucu vermiyor. Yani Ophelia’nın yaşadıkları tamamen kızın hayalgücü mü? Öyleyse adamotu denilen bitkiyi nereden buluyor? Ya da kız bunları gerçekten yaşıyor mu? Öyleyse filmin sonlarında yüzbaşı Ophelia’nın yanındaki Pan’i nasıl görmüyor? Yani bu fantastik bir film mi? Yoksa dram mı? Sanırım filmin başarısı ikisi birden olmasında. Filmin yönetmeni, Guillermo Del Toro’nun bir konuşmasını izledim bu konuyla ilgili. Filmde olanların hepsi, Ophelia’nın hayal gücü. Şöyle ki, filmde 2. görevin bekçisi olan soluk yüzlü adamı yönetmen ilk önce robot gibi tasarlamış. Ancak daha sonra, bunun Ophelia’nın hayal gücüne uygun olmadığını düşünerek şu anki haline dönüştürmüş.
Filmde birçok dini gönderme olduğunu da düşünüyorum. Bunlardan bence en önemlisi yine Ophelia’nın ikinci göreviyle ilgili. Bu görevi soluk yüzlü adamın bulunduğu yere gitmek, oradaki kapılardan birini seçip içindeki anahtarı almak, masanın üstündeki yemeklerin hiçbirine dokunmadan da geri dönmek. Yönetmenin Hıristiyan olduğunu düşünerek buradan yola çıkacağım. Hıristiyanlığa göre Adem ve Havva yaratıldıklarında, Cennet Bahçesinde her şeye sahipler, sadece yasak meyvayı yememeleri gerekiyor, eğer yerlerse, ölümsüzlüklerini kaybedecekler. Şeytan, yılan kılığında Havva’yı kandırıyor ve yasak meyvadan yemesini sağlıyor. Adem de Havvanın isteğiyle meyvadan yiyor ve artık ikisi de ölümlüler. Sonuç olarak ikisi de özgür iradelerini kullanıyorlar ancak sonuç kötü oluyor ve bu günah henüz dünyaya gelmemiş olan bütün insanlara aktarılıyor. Filme dönersek, anahtarı aldıktan sonra Ophelia da aynı şeilde dayanamayıp yasak meyvadan yiyor ve görevini başarıyla yerine getirememiş oluyor. Bu nedenle, yeniden prenses ve ölümsüz olma şansını da kaybediyor. Ayrıca annesinin ölmesine yol açıyor ve henüz dünyaya gelmemiş kardeşi hiçbir suçu olmamasına rağmen bunun acısını çekiyor. Film boyunca, karakterlerin özgür iradelerine göre hareket etmeleri en çok işlenen temalardan biri. Mesela Ophelia sadece kötü olduğuna inandığı şeylere karşı değil, her konuda kendi içinden gelen neyse onu yapıyor; periler ona orta kapıyı açmasını söylediği halde, o içinden geçen kapıyı açıyor, haklı da oluyor. Doktorun ve Mercedes’in de benzer şekilde davrandıklarını görüyoruz. Ancak bunlara zıt olarak, Ophelia’nın annesi, Carmen, hiçbir zaman iradesini kullanmıyor. Başka bir dini göndermenin de film boyunca sürekli dikkatimizi seçen üçlemeler olduğunu düşünüyorum: Ophelia’nın üç görevi, üç ana kadın karakter, üç peri, üç taht.
Ayrıca filmin en güzel yanlarından biri de Ophelia’nın kız olmaktan kadın olmaya doğru ilerlemesi. Omuzundaki ay izi de bize bunu çağrıştırıyor. Mitolojik inanca göre ay kadının simgesidir güneş de erkeğin. Çünkü kadın değişkendir, her gün başka gözükür, güneş ise durağandır. Bu değişimi Ophelia üzerinde film boyunca görüyoruz. Prenses olmayı çok istemesine rağmen, filmin sonunda kardeşinin bir damla kanının akıtılmasına razı olmuyor ve bu isteğinden vazgeçiyor. Yine iradesini kullanıyor ama bu sefer iradesine mantığı şekil veriyor, yani büyüyor.
Çok etkilendim, çok düşündüm. Kesinlikle Guillermo Del Toro’nun hayal gücüne hayran kaldım. Çok uzun çalışma, çok fazla emek var. İzlemediyseniz hemen izleyin, dünyaya bakışınız değişecek ve “sadece bakanların görebileceği şeyleri fark edeceksiniz”.

7 Mayıs 2010 Cuma

TERSLİKLER, ZITLIKLAR, YANILGILAR

“Tersten kalkma” denen olayın bilimsel açıklamasını bulmak istiyorum. Çünkü var. Yani bilimsel açıklamayı bilmem ama böyle bir şey var. Bu sabah uyandığım anda fark ettim ki üzerimde acayip bir gerginlik, dedim ki kendi kendime, “Neden bu kadar negatifsin, böyle devam edersen kötü bir şeyler olacak!” Ve oldu da. Önemli bir şeyi kaybettiğimi fark ettim. Nerde kaybettiğimi de biliyorum. Aslında çok fazla önemli değil, yenisi bulunabilir, ama zaten negatifim ya, ona taktım kafayı şimdi. Daha uyanalı yarım saat oldu ama fark ettim ki bunu yazmazsam bugün planladığım hiç bir şeyi hakkıyla yapamayacağım. Hep aklımda o kaybettiğim şey olacak, ve onun siniriyle daha da kötü şeyler gelecek başıma.
Bu aralar Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz serisini okuyorum. Şu anda üçüncü kitaptayım, toplam beş kitap. Çok ilginç bir seri. Yüzüklerin Efendisi’ni bir kenara koyarsak, ilk defa okuduğum fantastik tarzda bir romanda hikayeden çok yazılım tarzı dikkatimi çekiyor. Baştan söylemeliyim, Yerdeniz’in hikayesi çok sürükleyici değil, her an sonra ne olacak merak etmiyorsunuz. Ama ayrıntılar çok etkileyici, tasvirler çok canlı. Okurken çok zevk alıyorum.
Bu dönem seçmeli ders olarak 17. Yüzyıl İngiliz dili ve edebiyatı alıyorum. Midterm olmak yerine bir paper istedi hoca bizden. 17. Yüzyılda yaşamış iki şairi, istediğimiz yazım şeklini kullanarak karşılaştırmamızı istedi. Ben de tarihte hayatını sürdürmek için çalışmış ve para kazanmış ilk ünlü kadın olan Aphra Behn ve zamanının en koyu püritanistlerinden Andrew Marvell’i karşılaştırdım. Yani tamamen zıt iki insanı anlattım. Aphra Behn’in ağzından yazdım, sanki Andrew Marvell ile mektuplaşıyorlar gibi. Sonuçta paper’dan gerçekten yüksek bir not aldım. Hocanın yanına gittim, ne düşündüğünü öğrenmek için. Bir mühendislik öğrencisinden böyle bir kağıt okumak onu şok etmiş, böyle söyledi. Sizinle, yazdığımı burada paylaşmak istiyorum ve eğer zaman bulursanız yazıda geçen eserleri okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

MEETING AT ETERNITY
Although it has been more than ten years, I very well remember when his first letter came. I remember it so clearly because it was the time that I had already fallen and started to rise again. I had seen colonial life, had become ‘Behn’, lost my husband, had become ‘Astrea’ in my espionage duty, had almost drowned in dept, been in prison and been released. It was the very time I understood that my survival depended upon my pen. We had lived through many; the war, many theories of politics, many beliefs of religion, nature’s disasters… We had seen the power of the king and we had seen the power of the parliament. We had seen both lose power. We had seen Cromwell and the dark period for theatres, the banning of the newspapers and reading of all letters by postal authorities without permission. Although, when his first letter came, more than ten years had passed from those times, I always thought that it was the reason why my correspondent never revealed his true identity. Now that I know who he is, I come to think maybe this was not the reason. Maybe he thought that I would refuse to send him letters if I knew who he was; maybe he was right.
First he started sending me the poems he wrote and then we started discussing our literature. He was honest, from the beginning he told me that he was writing under a false identity and if I went to the address on the letters to find him, all I’d find would be a post box. So I decided to accept it the way it is: an intellectual relationship with a friend who has no voice but only a pen.
The subject which we mostly argued about was our ways of understanding love. It was after ‘The Dutch Lover’ was performed that he sent me the letter part of which I give in his own words:
“I had the chance to watch your latest play, The Dutch Lover last week; I am very affected by it. However, I must say that while watching the maidservant singing “The Willing Mistress”, I felt like you are answering my “To His Coy Mistress”. I don’t think such calmness is possible for a lady who wishes to mate with her lover. I understand that our patriarchal society is pushing the women to remain silent about their desires and not “return the same” to the man’s kisses since men can do anything for their wishes; we even saw a king being executed. However, in that song, I felt unrealistically calm. I believe that love cannot be found on the object of love but rather on the way to reach that object. It’s the tension between the two sides that keeps the spirit of love. Do you remember my poem “The Definition of Love”? The lovers are like the parallel lines that cannot physically touch but can only touch at eternity which is something we can only imagine. This is actually the way to keep love perfect. You can understand this idea more clearly if you consider the name of the poem along with the last two lines. It is “the” definition of love, there is no other definition and it also involves the meaning of limitations of love. The limitations lie in that the two poles cannot physically meet, it remains an idea; it is both union and opposition: Conjunction of the mind, and opposition of the stars”.
I answered him saying that he was right in that the women are supposed to be ‘coy’ rather than ‘willing’ according to the common sense which is mostly created by men. In writing ‘The Willing Mistress’ from the female narrative voice I meant to show the repressed feelings of a woman against love. However, we must understand that those are just the woman’s feelings; we don’t know what the man thinks about the situation as the last line says “Who can guess the rest?”. I told him that love’s war-like nature is a men-originated feature. These thoughts inspired me to start writing the play Abdelazer and I started with a song “Love Armed”. In the song I emphasized that the common point of a man and a woman is that they are both shaped by love and in a recursive sense, they also shape their love. For a man, it means pride, fury and power; for a woman the desire leading to ‘sighs and tears’. This men - created notion of sexual love kingdom ruled by the male usually collapses when the women don’t act their parts accordingly. That discussion led me to write ‘The Disappointment’ some years later. If ‘The Willing Mistress’ was not a complete answer to his ‘to His Coy Mistress’, I think ‘The Disappointment’ was. His poem was of the man reminding the lady that she will lose her beauty when her life ends soon and commit a crime by rejecting him; my answer was that the enemy is actually the man whose life depended on the “coyness” of the lady, when she becomes willing, no lifetime is left for his love. In his poem he used the colour red to symbolize the sexuality of the woman but I believe it must have been the red symbolizing the blushing which makes her attractive. Also, in his poem he isn’t trying to persuade the lady with compliments but he’s threatening her as comparing the bed and the grave; both private places but in the grave “none I think do there embrace”; however, he’s not sure of that, he only thinks so. As I answered in ‘The Disappointment’; love can exist in the bed only when the lady is opposing, when she is showing her love, she ends up “leaving him fainting on the gloomy bed”.
When I wrote to him stating these opinions, he told me that the perfect harmony between the woman and man is not possible, it can only be established in eternity and he gave an example from my work; like Oroonoko and Imoinda can only unite after death. He sent me his poem “The Garden” and said that our bodies are only our confinements, when our souls leave our body, the transience of life will end and we will again find our origin of perfection. He also stated that the main character in his poem isn’t himself otherwise it would be “To My Coy Mistress”. After this letter, I answered this time objecting to the absence of the woman in ‘The Garden’, however I didn’t receive any reply. I never heard of him for five years until last week when I heard that the unpublished works of Andrew Marvell are published. When I bought the book I was faced with the poems of my unidentified correspondent.
Considering politics, religion, ideologies, life styles, education; these were the times that we faced many oppositions. Mr. Marvell and I were on the opposite sides in all of those areas however we only discussed ‘love’ and even those discussions took our many years. After all, I understand that love is a battlefield; not only sexually but also intellectually and can even exist between a man and a woman who, physically, haven’t even met at all and can only meet at eternity.